Pastavilla’dan “Meme Kanseri Farkındalık Ayı”nda kadınlara çağrı
“Benim hikayem, her bir kadının yaşamına dokunsun istiyorum…”
Türkiye’nin önde gelen markalarından Pastavilla’nın genç ve cesur genel müdürü Dilara Arslan, iş dünyasındaki başarısıyla tanınıyor. Fakat bu kez konuşacağımız konu bambaşka. 36 yaşında, en sağlıklı günlerinde aldığı meme kanseri tanısıyla hayatı bir günde değişti. Şubat ayında başlayan ve hâlâ devam eden tedavi sürecinde Arslan, hikâyesini saklamak yerine paylaşmayı seçti. Çünkü onun için bu yolculuk sadece kişisel bir mücadele değil; özellikle 40 yaş altındaki kadınlara “erken teşhis hayat kurtarır” mesajını ulaştırma çabası. İlk adımını da yönettiği Pastavilla’da attı: 900 kadın çalışanını meme kontrolüne götürerek… Şimdi hem anne, hem lider, hem de ilham veren bir savaşçı olarak karşımızda.
Bugün tüm yönleriyle Dilara Arslan’ı tanımak istiyoruz…
‘Dilara Arslan Kimdir?’ sorusuyla başlayalım…
1989’da Mersin’de doğdum, liseyi bitirene kadar da orada yaşadım. Anne tarafım Girit, baba tarafım Mardin kökenli, iki farklı kültürün zenginliğiyle büyüdüm. Sabancı Üniversitesi mezunuyum. Eğitim ve kariyerim için Meksika, Fransa ve Kanada’da yaşadım; kariyerimin ilk beş yılını Kanada’da geçirdim. 2016’da Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. Dört yaşında bir oğlum var, bekar bir anneyim. Şu anda Pastavilla’nın genel müdürlüğünü yürütüyorum. Yoğun iş hayatımın yanında sporu ve sağlıklı yaşamı önemsiyorum; haftada iki kez tenis, iki kez pilates yapmaya özen gösteririm. Mutfak özel ilgi alanım, sağlıklı ve lezzetli tarifler üretmeyi seviyorum. Seyahat etmeyi de hayatımın vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorum; bazen ailemle, bazen arkadaşlarımla ama çoğu zaman oğlumla yeni yerler keşfetmekten büyük keyif alıyorum.
Meme kanseri tanı hikayeniz nasıl oldu, bu tanıyı almadan önce belirtiler hissetmiş miydiniz?
Hiçbir şikayetim yokken, kendimi çok sağlıklı ve fit hissettiğim bir dönemde rutin bir check-up yaptırdım. A’dan Z’ye tüm değerlerime bakıldı, sonuçlarım mükemmeldi. Doktorlar bana vitamin bile önermediklerini, 25 yaşında birinin değerlerine sahip olduğumu söylediler. Mutlulukla ayrıldım. Ama ertesi gün telefonum çaldı; meme ultrasonumda bir karartı fark edilmişti ve radyoloğun görmesi gerektiği söylendi. Kontrole gittiğimde meme kanseri olduğumu öğrendim. Kitle, elle hissedilemeyecek kadar derinde, kaburgama çok yakın bir yerdeydi. Vücudumun hiçbir değerinde en ufak bir sinyal yoktu. Sessizce büyümüş ve lenflerime yayılmıştı.
Öğrendikten sonraki süreç sizin için nasıl ilerledi? Bu tanıyı alan kişileri neler bekliyor?
Bu süreci ikiye ayırabilirim. Önce işin duygusal tarafından başlamak isterim. Öğrendiğim gün bu sürecin en zor günüydü. Bir anne olarak aklıma ilk gelen oğlum oldu. Çünkü bu haberi aldığınızda hastalığın henüz hangi evrede olduğunu, sizi nelerin beklediğini ve kanserin hangi tür olduğu gibi detayları bilmiyorsunuz. Bunlar yapılan birçok testin sonucunda size birkaç hafta içinde kesin olarak söyleniyor. Bildiğiniz tek şey kanser tanısı aldığınız oluyor. Bu bilgiyi sevdiklerinizle bile paylaşmak başlı başına zorlu bir süreç. İşin duygusal tarafı o kadar hassas ki doktorlar ve tüm sağlık çalışanları etrafınızda bir koruma duvarı örüyor. Her kanser tanısı alan kemoterapi sürecinden geçecek diye bir durum yok. Ancak ben 2. evre meme kanseri tanısı aldım ve tümörün türü ve lenf yayılımı sebebiyle 6 ay boyunca, toplamda 16 adet kemoterapi görmek durumunda kaldım. Kemoterapi süreci de tabi ki gözümü çok korkuttu. Her şeyiyle ele aldığımda duygusal bir maratona giriyorsunuz demek mümkün.
Bu sürecin ikinci aşaması da fiziksel tarafı. Tanıyı aldıktan sonra biyopsi, ameliyat, port takılma, kemoterapi, radyoterapi, akıllı ilaç gibi süreçler ardı arkasına geliyor. Çünkü bu hastalıkta zamanla yarışıyorsunuz. Bu sebeple hiç vakit kaybetmeden tedavi sürecine giriliyor. Öyle ki ilk ameliyatımı tanıyı aldıktan sonra 2 hafta içinde oldum. Tanıyı almamın üzerinden tam 8 ay geçti. 16 kemoterapiyi geride bıraktıktan sonra şimdi radyoterapiye başladım. 15 seans radyoterapi alacağım. Ardından akıllı ilaç tedavisi ve 5 yıl sürmesini ön gördükleri bir hormon tedavim olacak.
Tabi ki bunlar olurken hayatınız durmuyor. İş hayatınız, aile hayatınız bir yandan akmaya devam ediyor. İyi ki de ediyor. Bu tedavi sürecinde zaman zaman zorlayıcı olsa da oğlum ve işim hayata tutunmamda çok yardımcı oldu diyebilirim.
Bugün de iyileşme sürecim devam ederken size yeni uzamaya başlayan saçlarımla poz vermek istedim. Çünkü bu, içimde yaşamın yeniden filizlendiğini işaret ediyor.
Kendinizi meme kanserinde risk grubunda görüyor muydunuz? Aile hikayeniz var mı?
Bu benim için çok kıymetli bir soru. Altını çizerek söylemek isterim: Ben yediğine içtiğine dikkat eden, evde kimyasal temizlik malzemesi bile kullanmayan, haftada dört kez düzenli spor yapan, bugüne kadar ciddi bir sağlık sorunu yaşamamış, ailesinde meme kanseri öyküsü olmayan, 40 yaş altı doğum yapmış ve emzirmiş biriyim. Yani kağıt üzerinde ‘en düşük risk grubunda’ olmama rağmen bu hastalık bana da geldi. Bu yüzden düzenli kontrollerin ne kadar hayati olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü elle muayene her zaman yeterli değil. Benim kitlem 2 cm olmasına rağmen, tanıyı aldıktan sonra yerini bilsem bile elimle hissedemedim. Kesin olarak alabileceğimiz tek önlem; 40 yaş altındaysak yılda bir kez meme ultrasonu, 40 yaş üzerindeysek mamografi yaptırmak.
Tedavi sürecinde edindiğim bilgiler de bu noktayı destekliyor: Türkiye’de her 8 kadından 1’i yaşamı boyunca meme kanseri tanısı alıyor ve vakaların yaklaşık beşte biri 40 yaş altındaki kadınlarda görülüyor. Bu da ‘genç kadınların risk altında olmadığı’ yönündeki yaygın inanışın aslında ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Benim hikâyem de bunun en somut kanıtı.
Farkındalık yaratmak gibi bir hedefiniz olduğu söylemiştiniz. Peki farkındalık çalışmanıza ilk nereden başladınız?
Benim hikâyem her kadının yaşamına dokunsun istedim. Bu yüzden hiç vakit kaybetmeden ve tedavi sürecim hâlâ devam ederken, çalıştığım kurumda bir sağlık seferberliği başlattım. Pastavilla bünyesindeki 900 kadın çalışanımız için harekete geçtik: 40 yaş üstüne mamografi, 40 yaş altına ücretsiz meme ultrasonu imkânı sunduk. Ancak sadece tarama yaptırmak yetmezdi; farkındalığı artırmak için her cuma günü 100 kişilik gruplar halinde bilinçlendirme eğitimleri düzenlemeye başladık. Toplumumuzda hâlâ ‘meme’ kelimesinin bile rahatlıkla söylenemediğini biliyoruz. O yüzden önce bu konuyu konuşulabilir hale getirmek, sonra da kadınları kontrole ikna etmek istedik. İlk başta yakın çevremden tanıyan herkesin ‘Sen nasıl kanser oldun?’ şaşkınlığı ve hemen kontrole gitmeleri bana ilham verdi. Bu etkiyi genişletmek, daha fazla kadının hayatına dokunmak istedim. Tüm kadın çalışanlarıma da yanlarında olduğumu hissettirmek ve onlara cesaret vermek, bu sürecin en kıymetli tarafı oldu. Meme kanseri ile ilgili gerçek etkiler yaratan sosyal sorumluluk projelerimiz devam edecek.
Peki son olarak, bugün nasılsınız?
Teşekkür ederim bunu sorduğunuz için. Her geçen gün kendimi daha iyi hissediyorum. Yaşadığım süreç ne kadar zor olsa da her gün check-up’a gitmeye karar verdiğim o gün için şükrediyorum. Artık hayata başka açılardan bakabiliyorum. Motivasyonumu hiç kaybetmedim. İnişlerim çıkışlarım tabi ki oldu. Ama biliyorum ki hayat çok güzel. O yüzden iyiyim. Daha da iyi olacağım.
------
Pastavilla bugün yalnızca sofralara lezzet taşıyan bir marka değil; aynı zamanda kadınlara kendi sağlıklarını sahiplenmeleri için cesaret veren bir güç. Dilara Arslan’ın hikayesi ise, kadın bir liderin bireysel deneyiminden doğan toplumsal katkının en anlamlı örneklerinden biri. Bu çağrı yalnızca Pastavilla’daki kadınlara değil, Türkiye’nin dört bir yanındaki kadınlara ulaşıyor. Ve belki de bu çağrı, iş dünyasında kadın liderliğinin en samimi tanımı olarak karşımıza çıkıyor.
İyi ki varsınız…